24 Temmuz 2015 Cuma

Gerçek mi bu düşünceler?




Bir kayıp giden gerçekler, bir akıp giden zaman... Hepsi bir anda unutulan kelimeler! Ardından bir o kadar geri alınamayacak tümceler... Bir zaman tüneline girip korku tünelinden çıkmalar, bu ne yaman çelişkiler!

Kafalarda binbir düşünceler, kah oraya kah buraya salınarak gelmekteler. Bir süre konuk niyetine misafir edilmekteler sonra ardlarına bile bakmadan kaçıp gitmektedirler. O zaman neden bu üzülmeler?

Saf ve temiz düşünceler, şimdi kim bilir neredeler? Akın akın gelen ve bir o kadar silinmeyen duygular yoksa kör kuyulara mı düştüler? Uykusu kaçmış yıldızlar gibi, hayata küsmüş çiçekler gibi bir bir geri gelmekteler.

Sersefil bir hayata yelken açmaktan yana olan kalpler, gerçek gözlerini açmaktan acizdirler. Tutam tutam olmuş yaşamlarını urgan yapıp dokusalar, bence iyi ederler. Üşengeçlikten dile dökülemeyenler, bir de bakmışsın hayal olup dörtnala gitmektedirler.

Sade bir yaşamdır aslında istenilen, özlenilen... Masa kenarı değil, pencere önüne yakışan cinsten... Lavanta kokusu sinmiş gecelere ancak pervane olmuş yıldızlar eşlik eder. Seccadeye yapışmış izler gibi, pembe açmış güller gibi, sararmış yapraklar gibi ne güzeldir kokusu hayatın!

Söylenecek sözlerin tükenmesinden ziyade, gelip geçeceklerin diyarıdır burası. Katmerli olsa da düşünceler, zamanla mutlaka dönüşecekler. Gelen gideni aratsa da işler, illaki yoluna girecektirler. Peki ya neden bu üzülmeler?

Bir türlü çözülemeyen düğümler, içi kara dolmuş güğümler... Belli ki sıralarını beklemekteler. Buz kesmiş kalpler, sanılmasın derde düşmüşler. Derdi veren belli, işaretleri izleyen belli, hesabı kapatacak olan da... Mühim olan semaya erişen yürekler... Belli ki 'Sevgi' istemekteler.

Sırlar yok ola, dertler derman ola, sarıla...
Düşünceler billur gibi ola, biter aka aka...
Gönüller hoş ola, sevgiyle kucaklanıla...
Samanlık seyran ola, daha ne ola!


tuğba ünsal
24.07.2015

 22:38

not1: Resmi evim Denizli'de çekmiştim.
not2: Yazıyı yazmamda yardımcı olan şarkı Coldplay'den 'O' idi.

25 Haziran 2015 Perşembe

Dolduralım mı?



Önce kaşık kaşık, sonra kepçe kepçe... Eğer ki tas tas doldurabiliyorsak ve karşımızdaki her türlü canlıya sunabiliyorsak bizden daha mutlusu olmayacaktır, eminim. Çünkü dünyada kullanılması en gereken ve maalesef uygulamaya geçilemeyen tek olgudur, “Doldurmak”.

Tabi burada seçim yine insana ait. Kaşığı, kepçeyi ya da tası ne ile dolduracağımız? Şekerle mi, tuzla mı? Balla mı, zehirle mi? Sevgiyle mi, nefretle mi? Seçim, tamamen ince bir çizgiye bağlıdır. Ve yaşam sürekli bu “İnce” çizgide yürümektedir.

Ne mutlu, kaşığı şekerle, balla, sevgiyle doldurabilene!

Ve insan şunun da farkında olmalıdır ki; ne ile dolduruyorsak aslında kendi kabımıza dolduruyoruzdur. Şeker koyarsak, şeker gibi sevilen bir insan, zehir koyarsak sürekli kaçılan bir insan oluruz. Çoğunlukla bunun farkında değilizdir ya da bazen bilmek, işimize gelmez.

Ve ne olursan olsun yapılan iş, gönülden gelmelidir. Gönülden olmazsa bırakın insanı, diğer canlılar bile yapmacıklığı anlayabiliyor. Tüm canlılar olarak içtenliğe o kadar hasretiz ki!

Günümüz dünyasında anlaşılamama ve bundan doğan yalnızlık korkusu sürekli artmaktadır. Çoğu insanın ayrımına vardığı üzere, tüketim toplumu olmak, ruhların tükenmesine yol açıyor. Ruhun tükenmesi, maneviyattan uzaklaşma anlamına gelir ki insanı besleyen birinci damarın tıkanmasına eşdeğerdir. İnsan, içten içe ölmektedir, ruhu yaşlandırdığı için...

Şöyle düşünelim; aklımız sürekli bir şeyler almada... Alıyoruz, bir süre sonra daha güzeli, daha teknolojik olanı çıkıyor. Sabredemeyip, paramız olmadığı halde borçlanıp alıyoruz. Daha borcu bitmeden yenisi çıkıyor, tekrar borca girip yenisini alıyoruz. Ve bu böyle sürüp gidiyor. Tüm yaşam enerjimizi bu konulara harcıyoruz. Enerji hiç tükenmeyecekmiş gibi yaşıyoruz. Depoyu maneviyatla dolduracak zamanımız kalmıyor ki! Tüm enerjiyi bizi kurtarmayacak işlere yatırmışız, bir türlü vazgeçemiyoruz.

Unutmayalım, tükettiğimiz her gereksiz parçada kendi ruhumuzu da bir parça satmış oluyoruz. Hiç tüketmeyecek miyiz? sorusuna ise cevabım, “az ve öz” olmalı derim. 

“Az ye, çok ver”

 “Az tüket, çok üret”

 “Az kazanç, daha çok maneviyat”...

Peygamberimizin de “Ölmeden önce ölünüz.” sözü, tam olarak bunu anlatır.

Maneviyatı bol olanın değerleri de çok olur. Değeri çok olanın, dolduracak kaşığı çok olur. Kaşık doluysa, doyacak gönüller bol olur. Dünya kurtulur, gönüller rahat olur.
Huzur olur, mutluluk olur, sevgi olur.

En önemlisi, “AŞK” olur! Yüce Mevla, hep yanında olur.


tuğba ünsal
25.06.2015
12:28