5 Haziran 2012 Salı
'Bir zamanlar…' / 'Once upon a time'
6 Nisan 2012 Cuma
'Pamukkale' üzerine bir öykü

İnsanoğlu 2000’li yılları devireli 12 yıl olmuştu. Devirmişti devirmesine de insanlık olarak çağ atlayabilmiş miydi? Zira bin yıl önce neden savaşıyorsa yine aynı sebeplerden dolayı savaşıyordu insanoğlu… Üstüne bir de hiç olmadığı kadar havayı kirletmiş, karbondioksit salınımını arttırarak sıcaklığı arttırmış, doğal olarak buzulların erimesini sağlayarak doğanın dengesini hepten bozmuştu.
Tüketim çılgınlığı almış başını gitmiş, doyumsuz topluluklar ordusu yaratılmaya başlanmıştı. Kayırma ve iltimas, geçmişi aratmayacak derecedeydi. Mutluluklar anlık ve yakalanması zor bir duygu olmuştu. Bencillik had safhaya geldiğinden onu tahtından indirmek oldukça zor olsa gerekti.
İşte dünya hali böyle devam ederken Japonya’nın küçük bir kasabası olan Kuşimoto’da bir genç yaşarmış. Yaşlı annesiyle beraber yaşayan bu gencin adı Atsushi imiş. Atsushi, balıkçılık yaparak geçimini sağlıyormuş. Çok çalışkan ve meraklı olan bu gencin tek derdi annesinin hastalığına çare bulmakmış. Romatizması olan kadıncağız, yaşlılıktan dolayı da kemik erimesi varmış. Ve ilaçlar yeterli gelmiyormuş.
Atsushi, Japonya’da dolaşmadık yer, danışmadık doktor bırakmamış ama hala annesini rahatlatacak bir tedavi bulamamış. Kara kara düşünürken yanına arkadaşı Ahmet gelmiş. Ahmet, Türk ismi değil mi diye şaşıranlara hemen bir açıklama getirelim:
Ahmet’in dedesi Mehmet, bundan 120 yıl önce Ertuğrul Fırkateyni’nin Kuşimoto yakınlarında batmasıyla kurtarılan bir Türk imiş. O zamanın Kuşimoto halkı kurtulan 69 Türk’e evlerini açmışlar ve çocuklarına da Türk isimleri vermeye başlamışlar. Hatta öyle ki şehitler için bir anıt bile dikmişler. Türk dostu bu kasabanın yetiştirdiği iki çocukmuş Atsushi ve Ahmet…
-‘Derdin nedir? demiş Ahmet.
-‘Annemin ağrılarını dindiremedim, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum’ demiş Atsushi.
-‘Benim bir fikrim var ama oraya gitmek biraz zor olacak’ demiş Ahmet.
-‘Nedir? diye atlayınca Atsushi, Ahmet devam etmiş.
-‘Biliyorsun, İstanbul’da yükseğimi yaparken Denizlili bir arkadaşım vardı. O bahsetmişti. ‘Pamukkale’ diye bir yerleri varmış. Bembeyaz travertenleri ile dünyada tekmiş. Travertenin beyazlamasını sağlayan su da şifalıymış. İnsanların içinde yüzebilecekleri havuzlar varmış orada…Belki anneni oraya götürmek istersin…’
-‘Güzel bir fikir, hem denemekten zarar gelmez. Biliyorsun Türkleri de seviyoruz hem kültürleri hakkında da bilgilenmiş oluruz. Sen de gelmek ister misin?’
-‘Olur, hem ben de özlemiştim Türkiye’yi… Denizli’yi de hiç görmedim. Duyduğuma göre kebabı da ünlüymüş!’
-‘O zaman ne duruyoruz? Hemen çıkalım yola…’
Maceranın sonu belli… Annesine şifalı suyun iyi gelmesine sevinen Atsushi’ye de Denizli kebabının tadını çıkarmak düşmüş.
24 Mart 2012 Cumartesi

'Hayallerin ötesinde oturmuş çayımı yudumluyorum'
Şimdi kendimi kırmızı bir Mustang'le Arizona Çölü'nün ince uzun yollarında 150 km hızla giderken hayal ediyorum. Son ses açıyorum müziğimi… Ne mi çalıyor? Belinda Carlisle… Şarkısı da 'Lay Down Your Arms' Belinda ve benden başka kimse yok çölde… Az ilerde batmakta olan güneş, mis kokulu bir sakinlik yayınlamakta… İki kartal ise yukarıdan bizi selamlıyor, hatta az önce birinin bana göz kırptığını söyleyebilirim. Az sonra onlara jetler katıldı. Adeta gökyüzünü yırtan bir sesle sorti yaptılar ve göğün 5. katında kayboldular.
Baktım ilerde deniz var. Hemen arabamı oraya doğru sürüyorum. Üzerimde 60'lı yılların kıyafetleri…Gözümde kemik çerçeveli güneş gözlüğü, pembe straplez ve çan etekli elbisem, başımda ise Audrey Hepburn'ünkini aratmacak bir eşarp…Derhal kıyıya çekiyorum. Kırmızı topuklu ayakkabılarım kumlara nazikçe basıp ilerliyor. hiç acelesi yok, salına salına deniz kenarına varıyoruz. Beni bekleyen bir kayık var orada… Biniyorum, sanırsın Venediktesin. Ağır adımlarla suyun akışına bırakıyorum kendimi…Alabildiğine turkuaz ve alabildiğine yeşil…Dipteki kum tanelerini görebiliyorum. Sanırım altından yapılmışlar. Kum ve deniz…Bir de rüzgarın tatlı melodisi… Bana fısıldıyorlar; 'Hayat güzel, yaşamak güzel, deniz güzel, hava güzel…'
Kıyıya varıyorum. Büyüklü küçüklü bembeyaz yatların olduğu bir yer burası…Denize bakıyorum havanın iyot kokusu ve yanık tenli insanları görüyorum. Anlıyorum, Rodos'a gelmişim. Arnavut kaldırımlarından salına salına bir tavernaya geliyorum. Rengarenk lambalarla ışıklandırılmış tavernanın avlusunda tahtadan masalar var. Üzerleri mumlar ve beyaz çiçekler serpiştirilmiş. Şöyle felekten bir gece geçiriyoruz, daostum rüzgar, dalga ve bir de martı…Martı tanıdık, Martı Jonathan Livingston…Herkes maceralarını okumuştur eminim. Benim gibi bir macerapereste de böyle bir arkadaş gerekli!
Bakıyoruz saate baya geç olmuş, hava sıcak…Nereye gidelim derken gözlerimi kapatmamı söylüyor Jonathan, üzerime de bir şeyler giydiriyor, kapşonu kürklü…Anlamıyorum ama güveniyorum nasılsa ona…
Gözlerimi açmadan önce soğuğun nefesini hissediyorum. Sanki yanaklarımdan birer makas alıyor rüzgar… Yine de üşümüyorum, hoşuma bile gidiyor. İnsan sevildiğini bu şekilde hissediyor çünkü… Martı 'Gözlerini açabilirsin' diyor. Açıyorum. Bir de ne göreyim? Kutuplardayız. Tam olarak kuzey kutbunda… Kuzey ışıkları gökyüzünde dans ediyor, karşı buzulda kutup ayısı ailesi bana el sallıyor, hoşgeldin diyor. Gökyüzüne doğru şezlonglarımıza uzanıyoruz. Kuzey ışıklarının dansı o adar güzel ki! Maviden yeşile, mordan sarıya çalıyor. Tıpkı bir tablo gibi…Ama bu tablo resmen dans ediyor, yani canlı… Öyle dalmışız ki hayallere birden uyanıyoruz:
Gözlerimi açıp bir bakıyorum; Atölyede ekran başındayım. Uflaya uflaya yerimden kalkıyorum. Doğru işimin başına…:)